5 Mayıs 2014 Pazartesi

Vizyondakiler 5

Düş ve Gerçek

Fransız yönetmen Arnaud Desplechin’nın gerçek bir hikayeden esinlenerek beyaz perdeye aktardığı filmi Düş ve Gerçek ’te (Jimmy P.) başrolü usta oyuncu Benicio Del Toro üstleniyor.
1948 yılında Montana’daki bir çiftlikte başlıyor film. Jimmy’nin (Benicio Del Toro) çiftliğin işlerini yaparken ışık parlamaları görerek başının dönmesiyle bir anda hikayenin ortasında buluyoruz kendimizi. Kız kardeşi tarafından en iyi hastanelerden birine götürülüyor. Jimmy’nin gösterdiği belirtilerin doktorların ilgisini çekmesi üzerine ona bir dizi test uyguluyorlar. Fakat sonunda onun probleminin psikiyatrik değil psikolojik olduğuna karar verip aslen bir antropolog olan Georges Devereux’yu onu analiz etmesi için çağırıyorlar. Bu analizlerle birlikte hem Jimmy’i tanıyoruz hem de neden bu hale geldiği konusunda bazı psikanalitik varsayımlarda bulunmamıza yardım edecek rüyaların içine giriyoruz.
Filmin oldukça güçlü yan hikayeleri ve fazlasıyla içi dolu yan karakterleri var. Hatta bunlar öylesine çok ki film bir kitap uyarlamasına benzeyecek hale geliyor. Ayrıca filmin başında Jimmy’le ilgili hiçbir bilgi verilmeyip bunun tüm filme yayılıyor olması da uyarlama fikrini destekliyor.
Yönetmen hiç kuşkusuz filmi saf bir dram atmosferi üzerine kurmuş. Öyle ki mutluluğun olduğu sahneler sanki geçmişte kalmış birer anı izlenimi gibi gelerek dolaylı olarak yine dram atmosferine bağlanıyor. Zaten Del Toro’nun buram buram yaşanmışlık kokan kıvrımlı asık yüzü filme hakim olan dram atmosferi için bulunmaz bir nimet. Bu açıdan yönetmen gerçekten de yapmak istediğini oldukça güzel başarıyor. Fakat yukarıda bahsettiğim uyarlama havası ve dram birleşince ortaya, sonlarına doğru hikayeye olan ilginizi kaybetmeye başladığınız veyahut filmin başlarında olan olayları unutmaya başladığınız bir durum çıkıyor.
Filmin incelikli yan hikayeleri oldukça başarılı olsa da bir yerden sonra filmin durgun işleyişinden dolayı genel hikayenin arasında eriyip gidiyor. Senaryo öylesine uzun ve genişleyen bir yapıda oluşturulmuş ki filmin başında Jimmy’e odaklanırken filmin sonlarına geldiğimizde aile trajedesinden tutunda dönem filmi havasında işleyen yan karakterlerin hikayelerine kadar bir çok konuya vakıf oluyoruz. Aslında yönetmenin hakkını vermek gerekir, çok gedikli bir senaryo yazmış fakat filmin kurgusuyla birlikte düşündüğümüzde bu bir yerden sonra film için olumsuz bir hale dönüşmüş.
Değinmeden geçemeyeceğim bir konuysa filmin görselleriyle ilgili. Filmin genelinde türün hakkını veren bir atmosfer oluşturulmasına karşın bazı sahneler gerçekten de gülünçlük derecesinde başarısız. Öyle ki bir sinema-tv bölümü öğrencisinin hazırladığı proje ödevi izlenimi uyandıracak derecede amatörce.
Film özellikle oldukça iç içe geçmiş psikanalitik göndermelerle oldukça derinlemesine hikayelere sahip olmasına rağmen sonlarına doğru etkileyiciliğini tamamen kaybediyor. Yönetmenin eli yüzü düzgün bir kitap uyarlaması çekebileceğine ikna oluyoruz fakat kendine has bir tarzdan bahsetmek maalesef mümkün değil. 



Yazan:
Ebru ÇEKİN

Vizyondakiler 4





Bensiz


Ahmet Küçükkayalı’yı ilk olarak çok ses getiren Gecenin Kanatları filminde tanımıştık. Mahsun Kırmızıgül ile birlikte filmin etkileyici senaryosunu yazmıştı. Şimdi Bensiz filmi ile kariyerini bir adım daha ileri götürüyor ve bu kez karşımıza yönetmen olarak da çıkıyor.

Bensiz filmi Ahmet Küçükkayalı’nın ilk filmi diyebiliriz. Hem senaryosunu yazdığı, hem yönetmenliğini yaptığı hem de yapımcısı olduğu filmin başrollerinde ise Metin Akdülger ve Öykü Çelik’e yer vermiş.

Bensiz filminin hikayesi son zamanlarda çok satan Senden Önce Ben kitabının konusuna benziyor ve derin bir dram sunuyor.

Necip gelecek vadeden iyi bir futbolcudur. Takımındaki performansı sayesinde bir üst lige çıkmaları kaçınılmazdır ve bunun için sona tek bir maç kalmıştır. Necip hayallerini gerçekleştirmek için maça çıkar fakat bu onun son maçı olacaktır. Necip sakatlanır ve maçı yarıda bırakmak zorunda kalır. Fakat hepsi bununla da kalmaz. Necip felç olur ve bedenini artık kullanamaz hale gelir. Hastaneden çıkıp evine geldiğinde artık onu çok farklı bir hayat beklemektedir. Var olduğu ortamda aslında yokları oynamaktadır ve buna dayanması çok güçtür.

Bensiz filminin hikayesi gerçekten çok hüzünlü. Göz yaşlarınızı tutmakta zorlanabilirsiniz.

Bensiz Yönetmeni

Ahmet Küçükkayalı

Bensiz Oyuncuları

Metin Akdülger, Öykü Çelik, Burçin Abdullah, Nurhan Yılma, Turgay Tanülkü, Nurseli İdiz

Bensiz Senaristi




Yazan:
Vedat Efe GÜMÜŞ

Vizyondakiler 3

İnanılmaz Örümcek-Adam 2


Hem duygusal, hem eğlenceli bir süper kahraman filmi
Sam Raimi tarafından yönetilen ilk serinin yeri bende daima ayrıdır. Amma velakin iki yıl önce karşımıza çıkan baştan aşağı yenilenmiş Örümcek Adam'ı da çoğu eleştirmenin aksine gayet başarılı bulmuştum. Marc Webb'in yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, hikayeyi tamamen başa sararak farklı bir Örümcek Adam yaratmıştı; karakterleri daha sempatik ve bilim kurgu unsurlarından beslenen hikayesi daha tutarlıydı. Diğer taraftan birkaç eksisi de vardı haliyle, kariyerinde hiç aksiyon filmi çekmemiş bir yönetmenin elinden çıktığı için aksiyon sahneleri pek tatmin edici değildi, dağınık olay örgüsü de filmin en göze çarpan açığıydı. Merakla beklenen ikinci filmde neyse ki bu eksiler biraz daha geri planda kalıyor ama yine de hikayenin işleyişinde bir sorun var. Marc Webb, bir sürü olayı iki buçuk saatte toplamaya çalışırken ara sıra tökezliyor. Film, bir yandan Peter ile Gwen'in çalkantılı aşkını anlatmaya devam ederken diğer yandan Peter'ın babası hakkındaki gerçekleri öğrenme çabaları sürüyor, Gwen'in babasına verdiği söz sürekli onu huzursuz ediyor ve tabii ki tek düşman kesmiyor, üç koldan birden saldırıyorlar Örümcek Adam'a.
Açılışta Örümcek Adam'ı yine bir suçlunun peşinden koştururken görüyoruz. Kostümü değişmiş, dövüş yeteneği gelişmiş ve çizgi romanda anlatılan formüle daha çok uyan bir Örümcek Adam ile karşılaşıyoruz. İlk filmin gerçekçi yapısından biraz uzaklaşsa da çok daha dinamik bir film olduğunun sinyallerini henüz ilk dakikalarda alıyoruz. Ardından Gwen ile Peter'ın mezuniyetine gidiyoruz, ilişkileri Peter'ın Gwen'in babasına verdiği söz yüzünden biraz karmaşık. Peter için Gwen ile birlikte olmaktan daha güzel bir şey yoktur fakat Gwen onunla olduğu müddetçe güvende değildir. Öte yandan, hayatını kurtardığı için Örümcek Adam'a büyük bir hayranlık duyan Oscorp çalışanı Max Dillon korkunç bir kaza geçirdikten sonra tüm şehri tehdit eden bir düşmana dönüşür. Çocukluk arkadaşı Harry Osborn da babası ölünce şirketin başına geçmek üzere New York'a gelir. Yalnız Harry'nin ölümcül bir hastalığı vardır ve tek ilacının Örümcek Adam'ın kanı olduğunu sanmaktadır. Peter, bir yandan güçlü düşmanlarıyla savaşırken bir yandan da çok sevdiği Gwen'i koruyabilecek midir?

Marc Webb, Sam Raimi'nin aksine kahramanın daha çok sosyal yaşantısına odaklanıyor. Dramatik yönü oldukça kuvvetli bir süper kahraman filmi İnanılmaz Örümcek Adam 2 ve hoş bir romantik komedi havası da taşıyor. Andrew Garfield ile Emma Stone'un harikulade uyumu bu kez daha yoğun bir şekilde karşımıza çıkıyor. Aslında aksiyon ile dramın iyi harmanlandığını söyleyebiliriz ancak duygusal sahneler biraz daha ağır bastığı için hikayedeki kimi ayrıntılar boş geçilmiş. Mesela Örümcek Adam hayranı Max Dillon'ın Electro'ya dönüştükten sonra birdenbire Örümcek Adam'a düşman kesilmesinin ve nefret beslemesinin nedenine bir türlü anlam veremiyorsunuz. Karakterin tasarımı da maalesef hiç orijinal değil. Çizgi romandaki Electro'yla hiçbir alakası olmadığı gibi Watchmen'den tanıdığımız Dr. Manhattan'a fazlaca andırıyor. Filmin ana düşmanı anlayacağınız üzere oldukça vasat. Lakin, Green Goblin (ki onun da kötülüğü seçme nedeni meçhul) ve finalde ortaya çıkan Rhino (abartılı bir gösterişe sahip olsa da) durumu kurtarıyor.

Romantik sahnelerin yanı sıra aksiyon sahnelerinde de bol miktarda yer alan komedi unsurları filmin en önemli artılarından biri. Çizgi romanlarındaki espritüelliği ilk kez bir filmde bu kadar doyurucu bir halde hissedebiliyoruz. Tabii bunda yazılan diyalogların yanında oyuncunun da payı var; Tobey Maguire'ın aksine Andrew Garfield iki seferdir çok daha içten bir performans ortaya koyuyor, Örümcek Adam ruhunu kanımca daha iyi yansıtıyor. Yalnız filmin en başarılı performansı Garfield'a mı ait derseniz, bence ona gelmeden önce asıl Dane DeHaan şaşırtıcı derecede iyi bir oyunculuk sergiliyor. Ayrıca güzel aktris Emma Stone da bir kez daha büyülemeyi başarıyor. Jamie Foxx kendinden bekleneni tam olarak karışlayamıyorken kadronun geri kalanı gayet iyi bir iş çıkarıyor. Paul Giamatti kısa sürelerde sahne almasına rağmen devam filminde adından bahsettirecek gibi görünüyor.

Yazan:
Büşra NAYIR

Vizyondakiler 2

Karınca Kapanı





Fırat Tanış’ın, Cem Uzunlar’ın aynı adlı tiyatro eserinden uyarladığı Karınca Kapanı’nın başrollerini yine Fırat Tanış ve Cem Uzunlar paylaşıyor. Bir de buna Tanış’ın ilk yönetmenlik deneyimi eklenince ortaya oldukça ilginç bir film çıkmış. Zaten bir tiyatro uyarlaması olmasının da etkisiyle az sayıda mekanda geçen diyalog ağırlıklı bir film olduğunu göz önüne aldığımızda farklı bir şeylerle karşılaşacağımız fark etmek çok da zor olmuyor.
Zengin bir iş adamının karısı bir trafik kazası geçirmiştir ve aylar sonra yeniden evine dönmüştür. Fakat kadında bariz bir şekilde eşine karşı kayıtsızlık vardır. Eşinin, ona olan sevgisine rağmen koruyucu olma konusunda gittikçe paranoyak birine dönüşerek baskı kurmaya başlaması kadını bir çözüm yolu bulmaya iter ve bu vesileyle Galip adında sıra dışı bir adamla tanışır. Filmin bundan sonrası kocası ile Galip karakteri arasında geçer ki zaten film tamamen bu ikilinin karşılıklı durumu üzerine kurulu. Öyle ki ilk yirmi dakikalık bölümün ardından bir daha diğer oyuncuları göremiyoruz bile.
Bir tiyatro uyarlaması yapmanın zorluklarına karşı yönetmenin tatmin edici seviyede mücadele ettiğini söylemek mümkün fakat filmin ilk yirmi dakikasındaki sıkıcılık hikayenin gidişatı doğrultusunda, seyircide uyanması gereken merakı karşılamaktan uzak bir performans sergiliyor. Özellikle gerilim müzikleriyle tekinsiz bir atmosfer oluşturarak bir tür sistemsel distopya portresi çizilmeye çalışılmış. Tiyatro metninin orijinal teması göz önüne alındığında mantıklı bir seçim olmasına rağmen pratikte pekte başarılı olunamamış gibi. Filmi basitçe ilk yirmi dakikası ve kalan kısmı diye ikiye ayırdığımızda birbirinden çok kopuk bir yapı ortaya çıkıyor. Çünkü ilk yirmi dakikalık bölümün dışında kalan kısım zaten birkaç mekandan ve tamamen diyaloğa odaklanılmış bir temelden oluşuyor, ki bu da bariz bir şekilde Karınca Kapanı’nın tiyatrodan uyarlanan bölümü. Yani Tanış ilk yirmi dakikayı bir anlamda tiyatro metninin orijinaline giriş için bir hazırlık olarak düşünmüş ama bu genel resimde beklenildiği kadar iyi durmamış.
Sinemasal anlamda belli standartların yakalandığını söylemek mümkün ve kesinlikle en büyük artı oyunculuklar. Tanış ve Uzunlar tam anlamıyla nefes kesen bir performans sergilemişler. Teatral diyalogları karşılık atışma boyutuna vardırırcasına öylesine güzel canlandırıyorlar ki normalde on beş dakikayı bulan tek mekan tek açı çekimleri gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Bu açıdan sinemayla tiyatronun çok başarılı bir birleşiminin ortaya çıkarıldığını söylemek yanlış olmaz.
Yazımız boyunca bahsettiğimiz diyaloglara gelecek olursak, bazı vurucu noktalarda inandırıcılığı idealist devrimci söylemlere kurban etmesi dışında oldukça başarılıydı. Özellikle farklı sosyokültürel tabakaların emek sermaye temsilinde benlik çatışması olarak incelendiği bir sistem eleştirisi odağında ilerliyor diyaloglar. Bu sırada Türkiye’deki yakın siyasi ve toplumsal gelişmelere olan göndermeler de var ama burada önemli olan nokta hiç kuşkusuz hikayenin bu göndermeler üzerine kurulmamış olması. Evrensel bir söylem içinde emek sermaye ilişkisinin yıkıcılığının bir portresi çiziliyor ve seyirciye “Sizce de bu biraz tanıdık gelmedi mi?” deniyor. Bu açıdan yönetmenin hikayedeki distopik sistem eleştirisini günümüz Türkiye çerçevesinde bir imge olarak kullanarak alt metninde tam anlamıyla provokatif bir film çıkarıyor ki bu kesinlikle Karınca Kapanı ’nın en büyük başarısı. Tıpkı eski Sovyet ülkelerindeki yönetmenlerin yönetim eleştirilerini alt metne gömerek sansürden kurtulma yaratıcılığını göstermeleri gibi. Sadece bu yaklaşım bile aslında filmin provokatifliğinin bir kanıtı.
Tanış ortaya düşündürücü ve çarpıcı bir film çıkarmaya çalışmış ve birçok konuda bunu başarmış ama elbette görmezden gelinemeyecek aksaklıklar da yok değil. Tüm bunlara rağmen son dönemlerdeki en başarılı Türk filmlerinden biri olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.




Yazan:
Canan ÇAMLIBEL

Vizyondakiler 1


Nuh: Büyük Tufan


Hollywood’un göbeğinde bağımsız sinemaya tutunmaya çalışan Darren Aronofsky’nin epik bir film yapma çabası uzun bir süreçten oluşuyor. 2006 tarihli Kaynak (The Fountain) ile bu konudaki iddiasını güçlendiren ve sinema seyircisine umut veren yönetmen, uzun süren hazırlıklar sonrasında dinsel inanışlara göre insanlığın ilk yıllarında geçen bir hikayeyi ele aldı. Öncesinde Siyah Kuğu ve Şampiyon ile kariyerini zenginleştirdikten sonra beyazperdeye bu şekilde dönüşü onun farklı sularda gezen ama filmlerini incelediğimizde tarzından ödün vermeyerek keskin sınırlarla çizili bir yolda ilerleyen bir sinemacı olduğunu gösteriyor.
Nuh: Büyük Tufan için tek film demek doğru olmaz. Bir yandan Stanley Kubrick’in 2001: Bir Uzay Destanı’nın evrimsel tasvirlerine gönderme yaparak kotardığı yaradılış betimlemeleri, diğer yandan ise Hollywood’un sinema sanatına muhafazakar bir bakış atan yapımcılarının zoruyla filme dahil edilen ucuz bir aile draması ve romantik ilişkileri seyrediyoruz. Tinsel sekanslar seyirciyi ne kadar büyülüyorsa Nuh ve ailesinin trajik yaşamları da o kadar uzaklaştırıcı bir görev görüyor. Evrenin 6 günde yaratılışı, Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşları, on iki meleğin ilk insanlara yardım etmek amacıyla tanrının izni olmaksızın dünyaya inmeleri ve taşlaşmaları, Adem’in oğullarından Şit ile Kabil’in iyilik ve kötülüğün simgesi haline gelişleri gibi dini efsaneler aslına uygun, görkemli sekanslarla işleniyor. Aronofsky, insanoğlunun yaratılışı için kutsal kitapların izinden gitmeyi seçerken diğer canlıların var oluşlarını ise evrimsel süreçte işleyerek cesur ama bir o kadar da çelişik bir yola giriyor. Filmin bu yönü, Nuh efsanesini bir bütün olarak değerlendirmek istediğimizde seyirci için rahatsız edici oluyor. İnanışlar ne olursa olsun, Nuh peygamberin hikayesini anlatan bir filmde yönetmenin ve senaristin belli bir çizgi üzerinden gitmesini beklemek çok olağan olsa da Aronofsky ve Ari Handel bu şekilde düşünmüyor. Mitolojik öykülerde gerçekliğin aranması ne kadar doğru olur; işin o kısmı tamamen subjektif bir durumdur fakat Adem’den sonraki onuncu nesli resmederken bazı şeylere dikkat etmek sinemanın uçsuz bucaksız sularında filminizi daha değerli kılmaya yeter. Yönetmenin bu mevzuda da sekteye uğrayan tercihler yaptığını söylemek yanlış olmaz. İnsanlığın henüz onuncu nesilde nasıl endüstriyel bir toplum olduğunu, işlenmiş deriden çizmeler eşliğinde çorak topraklarda felaket yarattıklarını seyretmek Nuh: Büyük Tufan için pek de hoş karşılanabilecek ayrıntılar değil. Filmin yapım ve kostüm tasarımcıları bu denli radikal kararlar vermemiş olsa filmin epik boyutunun daha kabul edilebilir bir seviyede değerlendirilebileceği düşünülebilir.
Filmin karakter odaklı aile dramı bölümü ise Aronofsky’nin yaptığı en büyük hatanın temelini oluşturuyor. Russell Crowe’un beklenenden başarılı performansı, tanrıyla olan bağına dayalı inatçı karakteriyle filmin yıldızı oluyor. Tanrının elçisi tiplemesinin önüne kural koyucu aile babası portresinin konulmuş oluşu ise filmin handikaplarından biri olarak değerlendirilmeli. Jennifer Connelly ve Emma Watson’ın hayat verdiği kadın karakterler ise tarih boyunca kadının ailedeki ve toplumdaki rolünün değişikliğe uğramamış olduğunu gösteriyor. Üstelik Emma Watson’ın hayat verdiği Ila karakterinin filme yalnızca romantizme kaynak olsun diye dahil edilmiş olduğu kendini buram buram belli ediyor. Nuh’un üç oğlunun tasviri ise herhangi bir sinema filminde karşılaşacağımız kıskançlık olgusunun tarihsel bir resmedilişi gibi. Nuh ve ailesinin, Kabil’in soyundan gelenleri “insan” şeklinde nitelendirmesi, bu topluluğun tanrıya olan inancın yıkıldığı ve şirk koşmanın ilk tohumlarını atmanın kaynağı olması ise Nuh: Büyük Tufan’ın senaryosunun beşeri kısmının dikkat çeken detayları arasında.
Efektleri ve Clint Mansell tarafından bestelenen müzikleri ile görsel ve işitsel bir şöleni müjdeleyen Nuh: Büyük Tufan, Aronofsky’nin baskı altında da olsa epik sinemaya katkıda bulunabileceğini kanıtlıyor. Yönetmenin başyapıtı olmaktan çok uzak olsa da yaratılış konusunda var olan filmler arasında kendisine iyi bir yer edindiğini söyleyebiliriz.


Yazan:
Merve AKAN